Evvel zamanda bir padişahın
dualarla dileklerle nice Adak larla
kavuştuğu bir oğlu varmış oğlunu çok
sever Bir dediğini iki etmezmiş Oğlan
büyük de Kılıç Kuşanıp at binmeye
başladı vakit ona kocaman bir saray
yaptırmış hem de kentin tam meydanında
herkesin suyunu doldurduğu
akan Çeşmenin tam karşısına Günlerden
bir gün yaşlı bir kadıncağız çeşmeden su
doldururken bizim Haylaz olan çekmiş
yayı bırakmış oku Çat diye gitmiş kırmış
kadıncağızın testisini kadın çok
öfkelenmiş dönmüş fıslı arkasına Bir de
ne görsün Padişahın oğlu
Bu bir susmuş 500 kurmuş susim demiş
susama mı şey padişah oğlu bir şey
cikler demem kötü söz söylemem Lakinettiğinden Bulasın Mercan kıza aşık
olasın Ben iş dönmüş arkasına gitmiş
şehzadeye o günden sonra bir durgunluk
gelmiş okuyayım bırakmış yerinden
yemekten içmekten kesilmiş Mercan kızla
yatar Mercan kızla kalkar olmuş kafayı
takmış ona sormuşlar Herkese haber
salmışlar ama Mercan kızın ne duyan ne
de bilen bakmış olacak iş değilElini öpmüş, düşmüş yollara Mercan Kızı’nı bulmaya. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Altı ay bir güz gitmiş. Yorulmuş tabi, bir yerde durup “Ne bileyim hem de gece oldu, sabah ola hayrola.” demiş, sırtını bir ağacın gövdesine yaslamış. Tam uyuyacakken güm güm güm diye bir ses duymuş. Dönüp bakmış ki dev anası gelmiş ağacın dibine. Oğlan korkuyla onu seyretmeye başlamış. Dev anası kafasını kaldırıp kayalıklara doğru bakmış,
“Mercan Kız! Mercan Kız! Uzat saçını, çek çıkar beni!” diye bağırmış.
Biraz sonra kayalıklardan bir kapak açılmış, belli belirsiz bir kız görünmüş. İki örgüsü halat gibiymiş. O kız saçlarını salmış, dev anasını yukarı çekmiş. Dev anası, “Sağ ol oğlum da bir meraktır almış, sabaha kadar gözüme uyku girmemiş. Bu Mercan Kız nedir, neye benzer?” demiş.
Sabah olmuş, gün ışımış. Dev anası aynı yoldan ormanın derinliklerine gitmiş. Şehzade, dev anasının durduğu yere gelmiş. Yukarı seslenmiş:
“Mercan Kız! Mercan Kız! Uzat saçını, çek çıkar beni!”
O güzelim saçlar yine salınmış aşağıya. Şehzade saçlara tutunarak kayalıklardan yukarı çıkmış. Bir de ne görsün: ahu gözlü, mercan saçlı, dillere destan bir güzellik!
Şehzade bir anda tutulmuş kıza. Mercan Kız da önce şaşırmış, sonra konuşmuşlar, tanışmışlar, anlaşmışlar. Şehzade onu saraya götürmek istemiş ama “Çabuk olalım, dev anası gelir de bizi bulursa, seni de beni de yaşatmaz.” demiş. Mercan Kız heybesine bir testi su koymuş, saçına tılsımlı bir iğne takmış, Yağız atlardan birine binip birlikte yola çıkmışlar.
Üç gün üç gece gitmişler. Dev anası da beklemiş, beklemiş; bir gün, iki gün, üç gün geçmiş, Mercan Kız eve dönmemiş. Dev anası anlamış ve peşlerine düşmüş. İki üç adımda yetişmiş onlara. Mercan Kız hemen heybesinden bir testi suyu çıkarıp yere vurmuş. Vurmasıyla aralarında gürül gürül akan bir ırmak oluşmuş. Dev anası sağa gitmiş, sola gitmiş ama ırmağı geçememiş. Anlamış ki yetişemeyecek, arkalarından bağırmış:
“İlahi çocuklar! Benden kurtuldunuz ama alın yazınızdan kurtulamazsınız! Yedi yıl hasretlik çekip de kavuşamayacaksınız!” diye beddua etmiş.
Bizimkiler derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçmişler. Bir derenin kenarına gelmişler. Mercan Kız, “Dinlenelim biraz.” demiş. Sonra “Anam çok kötü beddua etti. İlerde zor bir zamanda tutacağına eminim. Gel, bugün burada ayrılalım. Ben bu kavak ağacının tepesinde seni bekleyeyim. Sen sarayına git. Altı ay sonra gel beni al.” demiş.
Şehzade ne kadar ısrar etse de Mercan Kız ikna olmamış. Kavak ağacının tepesine çıkmış. Şehzade de sarayına gitmiş.
Sarayına varınca babasının vefat ettiğini öğrenmiş. Taht boş kalmış, ülke başsız kalmış. Günler günleri, aylar ayları kovalamış. Altı ay dolmaya yakın Mercan Kız kavak ağacında bekliyormuş.
Bir gün dereye kara kuru, çirkince bir kız gelmiş. Suyun yüzeyinde Mercan Kız’ın yansımasını görmüş, “Ben bu kadar güzel değilim.” demiş. Kafasını kaldırınca Mercan Kız’ı görmüş. “Hey sen ne yaparsın orada?” demiş. Mercan Kız da “Gönlümün sultanını beklerim.” diye yanıtlamış.
Kız, “Beni de al yanına, çok sıkıldım. Sana yarenlik ederim.” demiş. Mercan Kız da saçlarını aşağı salmış, kız tutunup yukarı çıkmış.
İki kız konuşmuşlar, Mercan Kız başından geçenleri anlatmış. Diğeri saçlarını okşarken tılsımlı iğneye dokunmuş. Değer değmez Mercan Kız bir güvercine dönüşmüş! Kanatlarında mercan rengi benekler varmış. Gökyüzüne süzülüp gitmiş.
Bir süre sonra padişah (Şehzade) gelmiş, ama Mercan Kız’ı bulamamış. Her yere haber salmış ama kimse görmemiş. Yüreğinde büyük bir sızıyla sarayına dönmüş.
Günlerden bir gün bahçıvan gülleri sularken bir kuş konmuş üstüne. Kanatlarında mercan rengi benekler varmış. Kuş, “Beyoğlu ne yapar, uyur mu?” diye sormuş. Bahçıvan, “Uyusun uyusun, uyansın; başı gül yastığa dayansın, konduğum dallara kursun.” demiş. Kuş pır diye uçup gitmiş.
O gider gitmez gül ağacı kurumuş. Bahçıvan hemen padişaha gidip anlatmış. Padişah kuşu bulup kafese koydurmuş. Kuş gelince padişahın içindeki sızı hafiflemiş.
Bir gün padişah ava çıkmış. O sırada kuş kafesten kaçmaya çalışmış. Kanadından bir damla kan düşmüş sarayın bahçesine. Kuş kaybolmuş. Padişah çok üzülmüş ama o kanın düştüğü yerden bir selvi ağacı bitmiş.
Aradan aylar geçmiş, kış gelmiş. Padişah, “Şu selvi ağacının dallarını kesip garibanlara dağıtalım, ısınsınlar.” demiş. Kesmişler, odun yapmışlar. Bir yaşlı kadın, “Hem padişahtan hem de bu selvi ağacından razıyım, bizi ısıttı.” diye dua etmiş.
Kadının duası mı tutmuş, Tanrı dileğini mi kabul etmiş bilinmez; o anda selvi ağacı Mercan Kız’a dönüşmüş. Padişah haberi alır almaz koşup gelmiş, sarılmışlar, koklaşmışlar. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.
Gökten üç elma düşmüş:
Birincisi her türlü zorluğa rağmen kavuşmasını bilen Mercan Kız’la Padişah’a,
İkincisi masal dinlemeyi sevenlere,
Üçüncüsü ise yaşlıların kıymetini bilip hayır duasını alanlara gitmiş.