Bana psikolojik bakımdan ebevynliğe hazır olmayan ve evlilikleri mutsuzluk içinde olan bir aileye

Bana psikolojik bakımdan ebevynliğe hazır olmayan ve evlilikleri mutsuzluk içinde olan bir aileye doğmuş istenmeyen bir çocuk olan ve bu çocuğun bu ailedeki sevgi ilgi açlığı ile ilgili bir hikaye yaz uzun olsun ve biraz edebi olsun Dostoyevski veya Kafka tarzı bir şekilde

İstenmeyen Birin Hikayesi

Henüz gözlerini dünyaya açtığında dünya onu istememişti. Islak gözler ve bembeyaz duvarlar arasında, o minicik yüreği gerçeklerin sert duvarına çarpa çarpa öğrenmişti kim olduğunu: bir “istenmeyen.”

Annesi, kırık bir aynanın parçaları arasında sık sık kendini arayan bir kadındı. Kadının gözlerinden okunan tükenmişlik, karanlık odaları dolduran hüzün gibi evin her köşesine sinmişti. Babasıysa, suskun bir dağ gibi; yıkılmamış ama içinde taşan dereleri herkesten gizleyen bir adamdı. İkisi, kendi sessizliklerinde boğulmuş, bir araya geldiklerinde ise anlaşmazlıklarının yankısıyla odayı çınlatan iki yabancıydı artık.

Ve Elif (ya da başka herhangi bir isim, hiç kimliğiyle özdeşleşememiş bir çocuk için isimlerin ne önemi var ki?), sevginin, ilginin, anlayışın sert kayalıklarına çarpa çarpa büyüyordu. Büyüyor muydu gerçekten? Yoksa her yeni günde küçülen bir umut muydu içindeki?

Ailedeki Sevgi Ve İlgi Açlığı

Masanın başından her kalkışında tabağında kalan yemekler kadar dikkat eksikliği olurdu. Çocuk, anlaşılmanın ne olduğunu bilmezdi. Bir odanın içindeki varlığı yalnızca ihtiyaçlar temelindeydi: “Sofrayı kur,” “Ders çalış,” “Kardeşini sustur…” Ama bir kez olsun, gök yüzünde sürekli kara bulutlar dolaşan bu evde, “Nasılsın, bugün kim bilir nelerle karşılaştın?” gibi bir cümle duymazdı. Duymayı bekler miydi hâlâ? Elbette. Buna umuda tutunmak deniyordu.

Bir keresinde uyumak için gözlerini kapatmış, rüyasında annesi ve babasının samimi bir şekilde onun saçını okşadığını görmüştü. Babasının o çatık kaşları geçmişe karışmış, annesinin yüzündeki solgun ifade sönmüştü. Ama o sadece bir rüyaydı. Uyandığında, yüreğini bir daha uyuyamayacak kadar ağır bir melankoli kaplamıştı.

Kafka Tarzı Bir Gerçeklik

Kafka’nın romanlarındaki gibi, hayatı bir labirentti. Bir çıkış yolu bulmak umut vericiydi, ta ki her köşe başında daha önce geri döndüğü bir noktaya çarpana kadar. “Neden ben?” sorusu yankılanıyordu zihninde, ama bu yankının kalbinde yankılanacak bir cevabı yoktu. İnsan sevgiye nasıl erişebilirdi ki, elleri sürekli gölgelerle uğraşıyorsa?

Bir Dostoyevski kahramanı kadar yalnız, adeta suçlu hissettiği bir dünyada, yaşam tanımının içi boştu. Anne ve babasının mutsuz evliliğinin tüm çürümüşlüğü ona sirayet ediyordu. Fakat o ne bir azizdi, ne de bir şeytan. Sadece var olmaktan cezalandırılmış bir çocuktu.

Sonuç

Çocuk büyüdü mü? Belki de hiç büyüyemedi. Sevgi açlığı, eksiklerin en deriniydi. Her sabah uyandığında, durum değişir mi diye beklentisi ardındaki ışık yılları gibi daha çok uzaklaşır, karanlığın içinde onu bir Dostoyevski eserinin fonu gibi sarmalardı. Geriye bir soru kalır insanın aklında: Bir çocuk sevilmezse, hangi boşluğu kendisi doldurabilir?

Hikaye, böylesine derin bir yaralı ruhu ancak Kafka’nın labirentleriyle ve Dostoyevski’nin karanlık fakat samimi gerçeklik tonuyla yansıtabilecek kadar derin bir karakter yazımı gerektirir. Elif, belki de o çocuğun hikayesini yarım bırakan ebeveynlerin dünyasında hayatta kalmayı öğrenmeye çalışıyor, bir ihtimal sevgiye uzanacak bir eli hayal ederek.

Sen de bu hikayeyi devam ettirebilirsin, @Elif_Sarisoy :glowing_star:

Bana psikolojik bakımdan ebeveynliğe hazır olmayan ve evlilikleri mutsuzluk içinde olan bir aileye doğmuş istenmeyen bir çocuk olan ve bu çocuğun bu ailedeki sevgi ilgi açlığı ile ilgili bir hikaye yaz uzun olsun ve biraz edebi olsun Dostoyevski veya Kafka tarzı bir şekilde

Cevap:

İçindekiler

  1. Giriş: Sessiz Çığlık
  2. Evlilik ve Beklentiler
  3. Çocuğun Dünyaya Gelişi
  4. Evdeki Soğukluk ve Tedirginlik
  5. Arayış: Sevgi ve İlgiyi Bulma Çabası
  6. Giderek Artan Yalnızlık
  7. Dönüm Noktası: İçsel Kopuş
  8. Paramparça Bir Ailenin Gölgesi
  9. Çıkışsız Sokaklar: Kafkaesk ve Dostoyevskiyen Yansımalar
  10. Hikâyenin Zirvesi: İçsesle Yüzleşme
  11. Zihnin Labirentleri
  12. Bir Umut Işığı Aramak
  13. Zamanın Akışı ve Geleceğin Belirsizliği
  14. Özet Tablo
  15. Sonuç ve Değerlendirme

1. Giriş: Sessiz Çığlık

Kâbus gibi bir geceyi aydınlatan soğuk bir ay ışığı altında, yola çıkmış iki insanın hikâyesiyle başlar her şey. Birlikte atıldıkları serüven önceden tutkulu gibi görünse de hızla karanlık bir huzursuzluğa evrilmiştir. Gecenin derin sessizliğinde ikisinin de aklından aynı soru geçer: “Nasıl bu kadar yanılabiliriz?” Bataklığa saplanmış gibi hissettiren bu evlilik, henüz filizlenmeden kurumaya yüz tutmuş bir çiçeği andırır. Bu çiçeğin üzerine düşen soğuk ve renksiz bir yağmur, ne sevgi ne de merhamet sunar.

Bu iki kişinin –anne (adı çevredekilerce pek bilinmese de genellikle Nur olarak anılsın) ve baba (ona da Osman diyelim)– psikolojik olarak ebeveynliğe hiç hazır olmadıkları bir gerçektir. Onlar kendi sıkıntılarıyla, gelecek kaygısıyla, öfkeleriyle ve geçmişlerine ait hayaletlerle boğuşurken; aralarına, hiç de istenmeyen, sevgi ve ilgi kırıntılarına muhtaç bir çocuk dâhil olur. Bu çocuk, evin en sessiz çocuğu değil, aksine içinden çığlıkları eksik olmayan; ama dışarıya sesini duyuramayan biridir.

Aile içinde sevgiyi tetikleyen o sihirli bağdan eser yoktur. Her gün yinelenen soğuk suratlar, donuk bakışlar, tartışmalar ve anlamsız sessizlikler vardır. Çocuğun gözlerindeki o bir damla umut, fırtınalı bir gecede denize düşen bir mum alevine benzer: Hemen sönmeye mahkûmdur. Tıpkı Dostoyevski’nin karanlık ruhsal çözümlemeleri gibi bir kasvet hâkimdir bu evde, Kafka’nın çarpık ve anlamsız bulduğu insan ilişkileri kadar uçurumlu bir ailedir bu.


2. Evlilik ve Beklentiler

Nur ile Osman birkaç sene önce, henüz birbirlerini tam olarak tanımadan, bir peri masalı yanılsaması içinde evlenirler. Çevrelerinde, “Niye bu kadar acele ediyorsunuz?” diye soran herkes sus-pus edildikten sonra, görkemli olmayan fakat sembolik anlamı fazla büyük bir düğünle dünya evine girerler. Oysa “dünya evi” yerine, daha çok “dünya hücresi” betimi bu ikiliye uygun düşer. Anılarla süslenmiş birkaç ayın ardından, rutin ve can sıkıcı gündelik hayat tüm şiddetiyle kapılarına dayanır.

Ani Yıkımlar

  • Nur, kendi geçmişinde sevgi eksikliği çekmiş, annesiyle arasındaki soğukluk yüzünden hep bir duygu boşluğunda büyümüştür.
  • Osman ise bir avukatın oğlu olarak, sürekli başarı baskısı altında ve sevgiyi performansa endeksleyen bir ailede yetişmiştir.

Bu iki insan bir araya geldiğinde, sanki birbirlerinin kusurlarını tamamlayacakları yerde, aksine birbirlerine sarılan dikenli teller hâline gelirler. Evliliği sadece bir “zorunluluk” olarak algılamaya başlarlar. Sevginin kilometrelerce uzağında, sessizlik bataklığında çırpınırlar. Orada, anlaşılma ümidi bile yitik bir fısıltıdır.


3. Çocuğun Dünyaya Gelişi

İşte tam bu noktada, evliyken bile ayrı dünyaların insanı olan Nur ile Osman’a bir haber gelir: Bebek beklediklerini öğrenirler. İlk anda verdikleri tepki hiç de coşkulu olmaz. Nur’un gözlerinde saf bir korku, Osman’ın yüzünde ise bir “Ben bu sorumluluğu nasıl üstlenirim?” endişesi dolaşır. Doktorun odasında öylesine donakalırlar ki, “Tebrikler” cümlesini bile yadırgarlar.

Hamilelik Sürecindeki Gerilim

  • Nur, hormonların etkisiyle duygusal dalgalanmalar yaşar. İçindeki bebeğe karşı hissettiği duygular karmakarışıktır: Merak, korku, güvensizlik…
  • Osman, zaten kırılgan olan evliliğin daha büyük bir basınç altında ezileceğini fark eder. Geleceğe dair umudu çok az, endişesi büyüktür.

Aylar geçer ve bebek doğar. Adını metin boyunca belirtmeyelim, çünkü bu çocuk, belki de üzerinde kimliğinin bile tam oturmadığı bir dünyada zavallı bir varoluş sergileyecektir. Hele sevgi görmeden büyüyen bir çocuk için isim ne ifade eder ki? Bazen bir çocuk, sadece büyülü bir sevgi bağıyla var olur. Burada o bağ, ilk günden kopuktur.


4. Evdeki Soğukluk ve Tedirginlik

Bebek doğduğunda evde garip bir tablo hâkimdir. Nur, lohusa yatakta, fiziksel ve ruhsal yorgunluğunun en derininde… Osman, iş yerinden edindikleri öfke ve atlatamadığı yetersizlik hissiyle boğuşur. Henüz ikinci gecede, bebek ağlamaya başladığında Nur gözlerini kapatır ve yüzünü duvara döner. Osman ise beşiğe yaklaşıp, “Ne var? Neden susmuyorsun?” diye söylenmekle yetinir. Çocuk, adeta en temel ihtiyaçı olan şefkatten bir haber, ağlamasını sürdürür. Tek tesellisi, beşiğin ahşap korkuluklarına dokunup, farkında olmadan parmaklarını orada dolaştırmasıdır. İnsana dair sıcaklık bulamadığında, cansız nesnelere sarılmaktan başka ne yolu vardır?

Giderek Artan Sessizlik

Evin içinde derin bir sessizlik kol gezer. Bu öyle bir sessizliktir ki, konuşulsa bile cümlelerin hiçbir değeri kalmaz. Nur ve Osman birbirlerine sürekli kızgındırlar; ama sesli tartışmalarından çok sessiz yargılamaları korkunçtur. Çocuğun gözünde bu ikili sadece “kavga etmemek için konuşmaktan kaçınan iki gölge”ye dönüşür.


5. Arayış: Sevgi ve İlgiyi Bulma Çabası

Zaman ilerlerken çocuk büyümeye başlar. Aylar yılları kovalar, küçük beden gelişir, adımları hızlanır. Ama elinden tutan yoktur. Yürümeyi kendi başına öğrenir, düşe kalka sürdürür hayatı. İlk “anne” kelimesi duyulduğunda Nur’la göz göze gelirler, fakat bu bakışma bir sevgi seli yerine bir suçluluk hissinin gölgesinde kalır.

Çocuk, bebeklikten çıkıp 3-4 yaşına geldiğinde, en temel ihtiyacı olan “onaylanma”yı kazanmak için etrafta küçük oyunlar kurgular. Bir resim yapar, renkleri çarpıtır, belki kapıyı çalar: “Anne, bak ne çizdim,” der. Aldığı reakciyon? Sadece bir baş sallama veya iç geçirme… Bir kahkaha veya bir gülümseme bile bulmak lükstür. Bu kadar fark edilme çabasına rağmen geri dönüş yoktur.

İlgisizliğin Hüznü

  1. Fiziksel Temas Eksikliği: Kucaklanmanın, saçının okşanmasının ne demek olduğunu bilmez.
  2. Teşvik Yokluğu: Başarılı olduğu en ufak girişim dahi yok sayılır.
  3. Savrulan Küçük Oyuncaklar: Odada birkaç oyuncak vardır ama kimse ona nasıl bir oyun oynayabileceğini, birlikte vakit geçirmenin ne demek olduğunu göstermez.

Çocuğun içinde koca bir boşluk oluşur. O boşluk, Kafka’nın romanlarındaki karakterlerin içine düştüğü anlaşılmaz prosedürler kadar kül rengine boyanmış, Dostoyevski’nin karakterlerindeki kadar derin bir vicdan muhasebesiyle karışık bir kimsesizlikle doludur.


6. Giderek Artan Yalnızlık

5-6 yaşlarına gelen bu küçük ruh, yavaş yavaş yalnızlığa alışır. Mutfak masasında tek başına oturur, anne mutfakta uğraşır gibi olsa da aslında kendi düşüncelerine gömülmüştür. Baba ise evin kapısından girer girmez televizyonun başına yığılır, gözlerini ekrandan ayırmadan monoton bir geceye dalar. Çocuk, gölgeler arasında sıkışıp kalır. Varlığıyla yokluğu arasında hiçbir fark olmadığını hisseder.

Yalnızlığın İlk Belirtileri

  • Hayali Arkadaş: Çocuk, etrafında bir ilgi bulamadığından, hayalinde kendi dünyasını kurar. Kâh bir yastığı konuşan bir canlı gibi düşünür, kâh duvardaki çatlakları çizgi roman kareleri gibi hayal eder.
  • Kimlik Arayışı: İsminden hoşlanmaz, çünkü o isim hiçbir sevgiyle anılmamıştır. Zaman zaman kendine farklı isimler uydurur. Belki “Küçük Balık” olur, belki “Karanlıkta Saf Işık”…

Ailesi, çocuğun içinde kopan fırtınalardan habersizdir. Sevgisizliğin ve ilgisizliğin onu nasıl kemirdiğini, derin bir öfkeye ve aynı zamanda derin bir ümitsizliğe sürüklediğini fark etmez.


7. Dönüm Noktası: İçsel Kopuş

Okula başlamak, çocuk için farklı bir dünyaya adım atmak demektir. Okulun ilk günü, annesinin zoraki hazırladığı kılık kıyafetle kendini karmaşık bir kalabalığın içinde bulur. Başlangıçta öğretmen ve arkadaşlarının göstereceği ilgi, belki bir nebze olsun yüreğini ısıtabilir. Ancak diğer çocukların aileleriyle olan samimi diyaloglarını gördükçe, kendi ailesinin eksikliği daha da acıklı bir hal alır.

Bir gün, öğretmen “Ailenizle birlikte yaptığınız en güzel anıyı yazın,” diye ödev verdiğinde, çocuk kalemi önce kâğıda değdirir, sonra geriye çekilir. Yazacak tek bir mutlu anı yoktur. Pencereye bakar ve içi bir kez daha titrer. Ödevini tamamlayamaz, boş bir sayfa teslim eder. Öğretmen durumu anlamaz, “Daha çok uğraşman gerek,” der. Çocuğun cevabı boğazında düğümlenir, “Anlayamazsınız…” demek ister, diyemez.

İçsel Kopuş Anı

O gece çocuk, odasında sessizce otururken, kendi kalbinin atışlarını hisseder. Sanki gönlünün derinlerinde bir şeyin koptuğunu, bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlar. Sanki bir “izleyici”ye dönüşür, hayatın içinde pasif bir figür olur. Ne sevilmeyi bekleyecek gücü kalmıştır, ne de bunu talep edecek cesareti.


8. Paramparça Bir Ailenin Gölgesi

Zaman geçtikçe, Nur ile Osman arasındaki uçurum derinleşir. Kavga, küskünlük, hatta geçici ayrılık gündeme gelir. Bazen Osman birkaç gece eve gelmez, bazen de Nur çantasını toplayıp annesinin evine sığınır. Çocuk, hiçbir şey sormaz, çünkü artık sorularının hiçbir cevabı olmadığına inanmıştır.

Evin içindeki eşyalar bile bu gerilimi yansıtır. Koltuk kumaşında yanık izleri, duvarlarda sıçramış boyalar, mutfak tezgâhında kırık bir fincan… Bu kırık fincan, ailedeki kırılmanın somut bir sembolüdür.

Görmezden Gelinen Çocuk

  • Kimse çocuğun durumuyla ilgili adım atmaz.
  • Okulda bir arkadaşı, “Annen seni çok seviyordur değil mi?” diye sorduğunda, çocuk başını öne eğer. Ne “Evet” diyebilir ne de “Hayır.”
  • Baba, “Bu çocuk neden bu kadar içine kapandı?” diye geçici bir vicdan azabı duyar, ama hiçbir eylemde bulunmaz.

Oysa çocuk, sevgi dolu bir söz duymak, sarılmak veya sadece anlaşılmak için küçük bir mucizenin gerçekleşmesini bekler.


9. Çıkışsız Sokaklar: Kafkaesk ve Dostoyevskiyen Yansımalar

Bu evin hâli, Kafka’nın romanlarındaki labirentvari bir bürokrasiye maruz kalmak gibidir: Çocuk, her gün sevgi talep etmek için başvuru yapar; ama hangi kapıyı çalsa, formsuzluk veya ilgisizlik yüzünden geri çevrilir. O dosyaların arasında çocukluğunun taze istekleri kaybolur gider.

Dostoyevski’nin karakterlerinde gördüğümüz o içsel hesaplaşma da çocuğun benliğinde doğar. “Ben nereye aitim? Niçin varım?” gibi varoluşsal sorularla boğuşur. Bu sorulara ne Nur cevap verebilir, ne Osman. Çocuk, gerçeği ısrarla soran, ancak sadece sessizlik duvarına çarpan bir gezgin gibidir.


10. Hikâyenin Zirvesi: İçsesle Yüzleşme

15 yaşına gelmiş bu genç, artık çocukluktan uzaklaşmış olsa da içinde hâlâ o eksik kalan çocukluk yaralarını taşımaktadır. Dışarıdan bakıldığında sessiz, hırçın, çoğu zaman dalgın bir gençtir. Arkadaşlık ilişkileri sığdır, güvensizdir. Aile evinde durum çok daha kötüdür: Nur ve Osman fiilî olarak ayrı yaşamaktadır, nadiren bir araya geldiklerinde de kavga gürültü eksik olmaz.

Bir akşam genç, odasında aynaya bakar. Kendi gözlerinin içine uzun uzun… Aynada gördüğü, tanıyamadığı, hatta sevemediği bir surettir. İçinde yükselen öfke kabarır ve aniden aynayı kırar. İşte o anda, tıpkı Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sındaki Raskolnikov’un aynaya bakıp ruhunun yaralarını görmesi gibi, bir davranış patlamasının tam ortasındadır. Kırık aynanın parçaları zemine dağıldığında, çocukluğundan beri taşıdığı sessiz çığlıklar da ortalığa saçar.


11. Zihnin Labirentleri

Bu olaydan sonra genç, bir süre içine bütünüyle çekilir. Kendi zihninin karanlık dehlizlerinde dolaşır. Kafka’nın “Dönüşüm”ündeki gibi, sanki bir sabah uyandığında kendini mutlak yalnızlığın böceğine dönüşmüş gibi hisseder. Hayatındaki hiçbir şey onun varlığını onaylamaz. Ne bir arkadaş, ne bir aile ferdi…

İç Konuşmalar

  • Kendi Kendine Yargı: “Belki de ben bu dünyada istenmeyen bir fazlalıktım. Beni hiç beklemediler, bana hiç kucak açmadılar.”
  • Özlem: “Sadece bir kere annem ‘Seni seviyorum’ dese, bu kadar yaralı olmazdım, bu kadar karanlığa gömülmezdim.”
  • Gelecek Korkusu: “Yarın ne olacak? Her şey daha da kötüye mi gidecek?”

Bu iç hesaplaşma, belki de genç için bir arınma ya da büyük bir çöküşün habercisidir. Ailede ebeveynlik yoktur, aile yoktur, sevgi ileride bir sis perdesinin ardına saklanmıştır.


12. Bir Umut Işığı Aramak

Günün birinde, okulda bir rehberlik öğretmeni, gencin hallerindeki garipliği fark eder. Sessizliği, dalgın bakışları, kollarındaki küçük kesik izlerini (belki öfkeyle kendine zarar verdiği anları) görünce endişeye kapılır. Onu konuşma odasına davet eder. İlk başta genç hiç konuşmaz, sırtını döner. Ama öğretmen ısrarla ilgilenince, yüreğinin derinliklerinde hâlâ kor gibi bir umut kıvılcımı taşıdığını hisseder.

Bu kıvılcım, belki bir gün alev alabilecek kadar güçlü olmasa da, varlığını sürdürür. Genç usulca anlatmaya başlar: “Annemle babam öyle mutsuzlar ki… Beni umursamıyorlar… Evde hep tartışma…” Rehberlik öğretmeni sabırla dinler. Bu gencin içindeki kimsesizliği görür ve yardım etmek ister. Fakat ne Nur ne Osman, okulun bu çağrılarına cevap vermez. Gidişat sürer, çocuğun hayatı belirsiz bir pencereden bakmaya devam eder.


13. Zamanın Akışı ve Geleceğin Belirsizliği

Yıllar, mevsimler gibi akıp geçer. Genç, artık bir üniversite çağına gelir. Belki bir şehir dışına gidip kendi hayatını kurma umudu taşır. Orada sevgi bulabileceğine dair cılız bir inanç hızla sönse de, en azından bu evden, bu kasvetten, bu soğuk duvarlardan uzaklaşma fikrine tutunur.

Hiç kimsenin ilgi göstermediği bir dershane sürecinde kendi kendine çalışır. Mutfak masasında sabahlara kadar ders yapar. Ne Nur uyanıp bir bardak çay getirir, ne de Osman “Hadi evlat, başarabilirsin,” der. Yine de kazanmaya çabalar, çünkü başka yolu yok. Bu evin çöktüğü gibi kendisi de çöküp gitmek istemez. İçindeki isyanın bir ifadesi olarak, “Bu sefaletten kurtulacağım!” diye fısıldar her gece.

Bir gün üniversiteyi kazanır (belki unsur: öyle hayal edilebilir). Bekir amcasından telefon gelir, “Tebrikler, biz de ailen olarak seninle gurur duyuyoruz,” der. Ama o gururu çocuğun anne ve babasından duymak hep hayal olarak kalacaktır.

Fakat yine de sevgi yoksunluğuyla büyüyen bu genç, hayatın ileri safhalarında nelerle karşılaşır? Hissettiği eksiklik onu bir travma mı yapar, yoksa dayanıklılık mı kazandırır? Bu sorular belki de cevapsız kalacaktır.


14. Özet Tablo

Aşağıdaki tabloda, hikâyenin önemli dönemlerini, aile ilişkilerindeki temel sorunları ve çocuğun psikolojik durumunu özetleyelim:

Dönem Aile Durumu Çocuğun Psikolojik Hali Belirgin Olay/Durum
Bebeklik Psikolojik olarak ebeveynliğe hazır olmayan mutsuz çift Sevgi ve ilgi eksikliği, sürekli ağlama Beşiğe bırakıp ilgilenmeme
3-4 Yaş Evlilikte gerginlik artıyor, sessizlik ve duygusal kopuş Onaylanma arayışı, resimlerle iletişim kurma denemesi Çocuğun çizdiklerine sadece baş sallama
5-6 Yaş (Okul) Tartışmalar, soğukluk, baba eve geç geliyor Yalnızlık ve değersizlik hissi, oyun arkadaşlarının ailelerine imrenme “Ailenizle en güzel anınız” ödevinde boş kâğıt teslim etmesi
Ergenlik (15 Yaş) Fiilî ayrılıklar, ebeveynler öfkeli ve kopuk İçsel öfke patlaması, ayna kırma, kendine zarar verme eğilimleri Aynayı kırma ve varoluşsal sancılar
Sonraki Yıllar Aile iyice dağınık, iletişim neredeyse yok Üniversite hazırlığı, inatçı bir kurtulma çabası, ancak sevgi eksikliği kalıcı bir yara Kimsenin ilgilenmemesine rağmen üniversite sınavına kendi kendine hazırlanması

15. Sonuç ve Değerlendirme

Kafkaesk bir ümitsizliğin, Dostoyevskiyen bir içsel hesaplaşmanın içinde büyüyen bu çocuk, varlığını destekleyecek hiçbir samimi söz duymadan ilerler. Onu hayatta tutan bir damla “kaçış umudu” olabilir: Belki hayatının bir yerinde, nefes alabildiği, kendini olduğu gibi kabul ettirebildiği bir çevreyle tanışacak. Belki üniversiteye gidecek ve orada içindeki sevgi açlığını, başka dayanışma öyküleriyle gidermeye çalışacak.

Bu hikâye, mutsuzluk içinde sürdürülen bir evliliğe ve o evlilikte doğan bir çocuğa dair bir tür “iç karartıcı masal” gibidir. Bir masalın aksine, burada ne periler vardır ne de sihirli değnekler. Sadece karanlık bir gerçeklik ve umudu dahi görmezden gelen bir duygu çoraklığı mevcuttur.

Ne yazık ki dünyanın birçok yerinde, benzer şekilde sevgi ve ilgiden yoksun büyüyen çocuklar bulunur. Onların çığlığı çoğu zaman duyulmaz, çünkü onlar da seslerini kimseye ulaştıramazlar. Ama her şeye rağmen, belki bir öğretmen, bir arkadaş veya bir dost ellerinden tutabilir. İşte o zaman, soluk bir mum alevi gibi gözüken umut, küçük bir güneş doğumuna dönüşebilir.

Uzun vadede, bu genç kendi hikâyesini yeniden yazma şansına sahip olacak mıdır? Bu tamamen, onun hayatta karşılaşacağı insanlara ve kendinde bulacağı güce bağlı. Kendi yaralarından sızan ışıkla bir şeyler aydınlatabilecek mi, yoksa o yara giderek büyüyüp onu karanlığa mı sürükleyecek? Okurun yüreğinde bu hikâyeden geriye kalan duygu belki de şudur: “Sevgi eksikliği, bir çocuğun tüm hayatına sızan gölgeler yaratır; ancak bazen o gölgelerden sıyrılmak da mümkündür.”

@Elif_Sarisoy